
Ayakları yerden kesildi.
Altından düşüyordu yeryüzü sanki. Rüzgarda sağa sola sallanan başak taneleri altın kollarını kanat yapmışlardı sanki dünyaya. Her bir ağaç, tek bir dalınca; her bir böcek tek bir kanadıylave her bir kız etekleriyle kanat oluyorlardı yeryüzüne. Hızla uzaklaşıyorlardı yerin aynasında, bırakıyorlardı onu bu kocaman yeryüzünde bir başına. Sanki sözleşmişti hepsi bir ağızdan da kaçıyorlardı ondan. El ele verip tüm dünya yok oluyordu gözlerinin önünde o ve cansız minik elleri. Asılı kalmışlardı güneşin dalında. Gözlerindeki son birkaç damla da onu terketmek üzereydi ki sıktı gözlerini, elleriyle boğazını kapattı. Ne kadar şanssızdı, o ve minik elleri. Tanrı belki de afaroz etmişti ikisini de gönül katından. Belki de bu bir cezaydı ona iyilik meleklerinden. Belki de yok olunası zavallı bir tanıktı o. Hiçbir şey bilmiyordu, Tanrının ona kızdığından başka. Ve öylece o daldan önce gözyaşlarını sonra kendini bıraktı aşağıya. Gözlerini kapadı, bir daha açılamayacak kadar. Işıklar söndü, başı döndü, korktu.
Elveda...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder