Elindeki çiçekleri havaya fırlattı. Gökte uçarlarken elinde olduklarından daha fazlaydı. Sanki yükseldikçe sayıları artıyor, artıyor gökyüzünde rengarenk yıldızlar oluşturuyorlardı. Ellerine baktı, bomboşlardı. 5-10 saniye önce elinde, avuçlarının içinde olan yıldız demetleri şimdi yoklar, ondan uzakta, hiç bilmediği ulaşamadığı bir yerlerdeydi. Sanki o demet hiç yere düşmeyecek gibi sürekli yükseliyor, hayat gerçeklerini yıkıp imkansızı yaşatıyorlardı. Evet, elleri boştu, bomboş ama onların ellerinden çok gökyüzüne ait olduklarını düşünüp çiçekler için mutlu oldu. Yükselirken yaşam ezgisine ahenkli danslarıyla eşlik ediyor ve kendi şarkılarını söylüyorlardı. Hepsi bir ağızdan, farklı tonlarda ama uyumlu. İçlerinde ezilmiş, solmuş olanları olduğu gibi parlak, diri ve canlı olanlar da vardı. Zaten güzel olmalarını sağlayan da bu karışımlarıydı. Sonuçta öyle bir ahenk vardı ki bütün herşeyi alıp götürüyordu. Hele o kıpkırmızı olan, genç bir gelinin şehvetli ve histerik dudakları gibi görünüyordu. Ya o sapsarı papatya, bir çocuğun annesini babasından kıskandığında yaptığı kaprisler gibi hareket ediyordu, ağır ağır ve temkinli.

Belki de uçmanın, o şarkıyı söylemenin tadına varmak yeterdi bir ömür için. Keşke dedi, keşke. Ama imkansız diye bir şeyin var olmadığını bildiği kadar.
Koşmadı, ağlamadı da, umudunu ise hiç yitirmedi. Ama uçtu çünkü bazı durumlarda en iyi yapılacak şey uçmaktı. Ve o, en iyi zamanı gelmişti. Bu yüzden uçtu, uçtu, uçtu. Gökteki çiçek yıldızlarına bir göz kırptı ve uçmanın imkansızlığı içinde yüzmeyi öğrendi. Bir düşteki gerçeği yakalamak üzere gözlerini kapadı, çiçeklerine tekrar ulaştı, göğün pembeliği içinde.
8 Ocak 1996, Pazartesi
16.30 Ankara

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder