Hayatın akışına karşı koymak istenen, boşuna kürek sallanıp da, yorgunluktan hissizleşilen günlerindeydi. Kararsız, hükümsüz, çaresiz vazoda solmaya bırakılmış kır çiçekleri gibi hissediyordu yüreğini. Bu çaresizliğin içinde de gittikçe küçülüp, gözden silinmekte ve görülmeyecek hale gelmişti ümidi. Yeniden doğup, bütün masum günahlarını silip herşeyle aynı zamanda –ki zamansız bir mekandan gelmekteydi- yok olmak istiyordu. Sonbaharda önce sararıp, daldan kopan, rüzgara bağlı bir o yana bir bu yana savrulup, evrenin fiziki dengesine katılan bilge yeşil bir yaprak olmak istiyordu.
Gözlerini kapadığında gördüğü renkler, renksizlikler yok olmadan önce uyanmalıydı ama NASIL?
Yürürken, yeni doğmuş bir tayın ayaklarının tir tir titremesi gibi titriyor ve korkuyordu. Yeni olan her şeyi kabullenmek çok zor geliyordu şüphesiz. Gözlerinde hep bir keder ve güvensizlik; bunları da örten acemi bir öfke beliriyordu. Anlamsız çığlıklar, haykırışlar, olmayan mabetlere kurbanlar ve sebepsiz hırçınlıklar yüreğinin sularını kabartmış ve bir fırtına sessizliği yaşıyordu. Kopacak fırtınada ne kadarının kalacağı, ne kadarının yok olacağı ise şüpheliydi. Ve o henüz hazırlıksızdı.
Rehberi ona “Hazırlığın, fırtınaya adım attığın anda belirir. O zaten sende, sadece onu hatırla…” demişti.
Sevdiği şeyleri bir bir kaybetmek istemiyordu. Ama bunu kabullenmesi gerektiği özünde vardı. Korkularını tek kibritle yakmak da çok zordu. Ama güvenmek zorundaydı, hem de kendine sadece kendine.
28 Eylül 1998, Ankara

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder